Bir Demiryolu Öyküsü

Yıl 1977. Gece yarısı İstanbul’dan Kırklareli’ne doğru yola çıkacak olan trene, birbirinden ayrılan insanların alışıldık hüzünlü telaşı ve hareketliliği hâkimdi. Kimi hala trene binmemiş, istasyondaki dostlarıyla vedalaşıyordu. Tren istasyonlarındaki vedalaşmalar çoğu zaman sahtelikten uzak samimi duygular içeren kucaklaşmalar barındırır. Yalnız yolcular, hayatları boyunca kendilerine sadık bu sıfatı, tren istasyonlarında her zamankinden daha fazla kendilerine ait hissederler. Bu, onların her zaman imrendiği fakat bir zaman sonra pek de umursamadıkları bir durumdur. Yolcular yalnız olmasa bile, tren yolculukları en başından kendine has bir yalnızlık içerir zaten. Yolcular yalnız olsun ya da olmasın yolda geçen zamanda yalnızlıklarından sıyrılmaları mümkündür.

Birbirinden ayrılmak istemeyenler, görevlilerin ikazıyla birbirlerine yavaş yavaş veda etmeye başlamış ve çoğu trene binmişti. Trenin o acı çığlığı yankılandı. İstasyondaki hareketlilik, koltuklarda da devam etti. Cam kenarındaki yolcular trenin kalkmasının ilk dakikalarında hızla gelip geçen yerleri incelerler. Bu hiç şaşmaz. Camın ötesindeki dünya, aslında biraz önce içinde bulundukları dünyanın kendisidir fakat nedense gözlerine artık daha ilginç gelir. Bu, sürekli tren yolculuğu yapanların bile her seferinde yapmaktan alıkoyamadığı bir eylemdir.

Tam anımsamıyorum. O zamanlar çok gençtim. Dünyayı değiştirebileceğine inanan genç gazeteci olarak, meslek heyecanıyla, bir delilik binmiştim trene. Aklımda bir yer yoktu. Gişedeki hanıma elimdeki parayı uzatmış, nereye gitmek istediğimi sorduğunda ise “Neresi olursa…” diye umursamaz bir cevap vermiştim. Kırklareli’ne gideceğimi bilete bakınca anladım. İçimde bir ateş, yazılarıma ilham aramak için nereye olursa gideceğimi düşünüyordum. Elimde ne bir bavul vardı ne de bir valiz… Üzerimdekilerden ibarettim. Göstermiyordum ama içimde en büyük heyecanı ben yaşıyordum. Ceketimin iç cebinden çıkardığım kalemimi bir süre amaçsızca inceleyip yerine soktum. Ellerim titriyordu.

Etraf durulunca, bu kargaşanın uzağında istasyonda kimseyle vedalaşmadan geldiği gibi yerine oturan beyi fark ettim. Tüm bu kargaşanın uzağındaydı. O da, benim gibi üzerindekilerden ibaret gibiydi. Yanında bir de valizi vardı. Yüzü ifadesizdi. İyi giyimliydi fakat yorgun gibiydi. Bu yorgunluk, gün içinde çok çalışmaktan gelmiş gibi değildi. Yılların verdiği yorgunlukla kırışmış bir yüze sahipti. Bir an saçlarının tek gecede ağarmış olduğunu düşündüm. Konuşmak istesem de beni tersleyeceğini düşündüğümden uzun müddet onu incelemekle yetindim. Belki görüntüsü bana ilham verir diye titreyen ellerimde küçük defterim ve kalemimi hazır tutuyordu.

İncelediğimi fark ettiğinde utandım. Başımı çevirdim. Trende olduğumuzdan kaçabileceğim bir yer yoktu. Bu halim onu güldürdü, böylece biraz olsun rahatladım. “ ‘Tüm muhteşem hikâyeler iki şekilde başlar: Ya bir insan yolculuğa çıkar, ya da şehre bir yabancı gelir.’ der Tolstoy ” dedi. “Sen yolculuğa çıkıp, bir şehre yabancı olarak gitmek peşinde gibisin.”

Sorar gibi baktı gözlerime, özellikle cevap beklemediği anlaşılıyordu. Sohbet kurmak istediğimi anladığından olsa gerek, çekingenliğimi yenemeyeceğimi düşünüp haklı bir kararla ilk adımı kendisi atmıştı. “Öyle.” dedim. “Yeni hikâyeler arıyorum. Yeni hayatlar görmek istiyorum. Hayatta hiçbir şey kaybetmeden, tecrübe edinmiş insanlardan nasihat dinlemek için gidiyorum öylesine bir yerlere. Sesimin başka yerlerde nasıl duyulacağını görmek istiyorum. Peki ya siz?”

Söylediklerimi ilgi ve memnuniyetle dinledi. Tren yolculuklarına alışık olup olmadığımı sordu, ikinci kez bindiğimi söyledim. Sohbetimiz hemen koyulaşmıştı. Çok bilgiliydi. Nazım’dan, Tolstoy’dan, Namık Kemal’den, Victor Hugo’dan, Dostoyevski’den konuştuk. Edebiyatla ilgileniyordu. Benimle aynı konuları sevdiğinden konuşma zevkliydi. Sıradan insanlardan değildi. İmrenmiştim. Rusça biliyordu. Tolstoy’un mektuplarını Rusçadan kendisi çevirmiş. Victor Hugo’nun birkaç şiirini okudu. Sesi çok dokunaklıydı. Yorgundu da… Bunu ona söylediğimde güldü. Gülüşü güzeldi. Bıyıklarının altından görünen dişleri ve yanağındaki yıllanmış gamzesiyle, benim doğduğum yılların fotoğraf ve kartpostallarındaki eski İstanbul entelektüel beyzadelerine benziyordu.” Tren yolculukları yorgunlukları alır.” Dedi. Bunu unutmamamı ister gibi baktı gözlerime. Ne konuşursak konuşalım kime gittiği, neden gittiği gibi sorduğum sorulara yanıt vermedi. Israrcı olsam anlatırdı ama üzerinde fazla durmadım.

Trenin durmasına yakın içimi bir hüzün kapladı. Söylediklerinin çoğunu not almıştım. Hayatım boyunca, onu dinlemek ve yanında olaylara nasıl bu denli içten bakabildiğini gözlemlemek istiyordum. Söylediğine göre ilkokuldan sonra okula gitmemiş. Bu kadar bilgiyi keyiften öğrendiğini söylüyor. Küçükken çamurla oynayan haylaz bir öğrenci olduğundan, öğretmenleri tarafından da sevilmezmiş. Evden beslenme getiremiyormuş. Evde de babaannesiyle çoğu günler ekmek kemirecek kadar bile yiyecek bulamadıkları zamanlar olmuş. Aç olduğunu hissetmemek için günlerin çoğu vaktini uyuyarak geçirir ya da oyun oynarmış. Oyun oynarken doyduğunu söylediğinde güldüm. Hiç aç kalmadığım geldi aklıma. Sirozdan ölmüş babası. “Başın sağ olsun, üzüldüm senin adına.” Dedim, babasını sevmediğini anlattı.

Yarım kalmıştı konuşacaklarımız. Belki ona göre yeterli bir konuşmaydı fakat ben hala bitirememiştim dinleyeceklerimi. İçimi bir hüzündür, kapladı. Tren, durduğunda en son biz kalktık koltuklarımızdan. Elimi uzattım. “İsmim…” diye söze başladı, sözünü kestim. “Söylemeyin! Bir anı olarak belirsiz ve gizemli bir adam olarak kalın hayatımda…” Üstelemedi, vedalaştıktan sonra arkasını dönecekti ki aklıma yeni gelmiş gibi, bir anda soru verdim. “Bütün bu tecrübelere nasıl sahip olduğunuzu açıklamayacak mısınız?” Yüzü düştü.

En ufak tecrübeler için bile pek çok şey feda etmenin gerekebileceğini o zaman anladım. Bir dönem sigaraya tiryakiymiş. Yuvası dağılmış, işsiz ve dilenci gibi herkesin iğrendiği birisi olmuş. Sigaradan nefret ettiği halde babaannesinin ölümünden sonra nasıl olduğunu anlayamadan esir olmuş. Kurtulduğunda ise artık yapayalnız, yersiz yurtsuz bir adammış. Yalnızlığını kitaplarla doldurmuş. Anlatırken gözleri dolu dolu oldu. Koskoca adamı ağlatırım korkusuyla titredim. Vedalaştık. O gün gazeteci olmak yerine yazar olmaya karar verdim.

Şimdi yıl 2000. Bu olayın üzerinden tam yirmi üç sene geçti. Tam hatırlayamadığım, hayatımı şekillendirmesi için sonunu beklediğim yolculuğun içindeyken hayatımı değiştiren genç ihtiyar hayatta bile olmayabilir. Hayat, sonu belli olmayan bir tünele benzetilirse yanlış olmaz. Bugün, tanınmış bir yazar olmasam da yazdıklarımı okuyan kitlenin kalpleri titriyorsa ve okuduklarında onları yazdığım döneme götürüyorsam, bu ismini bilmediğim genç ihtiyar sayesindedir. Kaderde varsa gene karşılaşırız.

Trenin acı çığlıkları duyuldu. Yazmayı bırakıp yolcular arasında mı diye her günkü gibi yolcuları incelemeye indim. Belki o adamı belki de ona benzeyen birini görürdüm. Sadece bir dal sigara ile değişen hayatlar ve gelişen hayat tecrübeleri olmasa da olur. İnsanların tecrübeden yoksun ve mutluca yaşadığı bir hikâyesi olmasını çok isterim.

Aslına bakılırsa tecrübe edinmeden yanlış kararlar verip vermediğimizi anlayamıyoruz. Trenlerde telaşı olmadan oturan kimse kalmaması için gazeteci mi olmalıydım yoksa iyi ki yazar mı olmuşum bilemiyorum ancak ne zaman bu ikileme düşsem genç ihtiyarın sözleri kulaklarımda yankılanıyor “Hayatta verdiğin kararlardan asla pişman olma; kararın yanlışsa tecrübe edinirsin, doğruysa mutlu olursun.” Bu söz ona mı ait yoksa başka birine mi bilmesem de beni rahatlatıyor.

Sakallarımı sıvazlayıp, yolcular arasında gezinmeye başladım. Her zamankinden farklı olmayarak bugün de tanıdık bir yüz yoktu.

***

Bu öyküyü yazdığımda on üç yaşındaydım. O yaştaki Beyza, kalemini eline aldığında dünyayı değiştirebileceğine inanırdı. Yazdığım metnin bir şaheser olduğuna da inanmıştım. İnanç bazen yeteneğin önüne geçer; ama belki de insanı yolda tutan şey tam olarak budur.

Yıllar geçti. Metne yeniden baktığımda cümlelerin bazıları bana yabancı geldi. Fazla konuşan paragraflar, başkalarının sesine benzeyen ifadeler, aceleyle kurulmuş düşünceler… Zaman, insanın yazdıklarını da sınar. Tıpkı hafızayı sınadığı gibi.

Hafıza tuhaf bir şeydir. Eski defterleri açtığımızda yalnızca kelimelerle değil, o kelimeleri yazan kişiyle de karşılaşırız. Bu metin, yazarlık yolculuğumun en başındaki hâlime ait. Acemiliğiyle, hevesiyle, taklitleriyle birlikte.

Bugün daha iyi yazabiliyorsam, kendimi daha iyi ifade edebiliyorsam, o günkü Beyza sayesinde yazabiliyorum. İnsan, gelişimini geçmişini inkâr ederek değil; onu anlayarak sürdürür. Tarih yalnız milletlerin değil, bireyin de omzundadır. Kendi geçmişimle arama mesafe koyabilirim; ama onu silemem.

Bu metni bir kelimesini bile değiştirmeden yayımlıyorum. Çünkü gelişim, eski sayfaları yırtmak değil; onların üzerine yeni sayfalar eklemektir.